SHAFAQNA-Gazeteci yazar Kenan Çamurcu’nun 31 Ağustos Cumartesi akşamı Antakya’da Bedirge (Serinyol) festivalinde yaptığı konuşma:
Çorak, kurak, kıraç günlerdeyiz dostlar; karanlık fetretin zifire kestiği zamanlardayız.
Aklın, vicdanın, insafın ayazındayız.
Öyle bir fikir ayazı ki bu, Mısır’da, liberal demokrasinin 30 yıldır iktidarda tuttuğu, İsrail’i koruyup kollaması için büyük bütçelerle desteklediği diktatör devrildiğinde Mısırlılara gösterilen kurtuluş, o liberal demokrasilerin kucağına sığınmak oluyor.
Öyle bir fikir ayazı ve çoraklığı ki bu, 10 yıldır İslam’la savaşan yeni sömürgecilik, himayesine muhtaç olduğumuz korunak sıfatıyla savunuluyor.
Öyle bir kültürel çoraklık, kuraklık ve bereketsizlik mevsimindeyiz ki, Müslüman beldelerden yükselen özgürlük çığlığının imdadına NATO’nun koşması talep ediliyor.
NATO istilası marifetiyle ve yeni sömürgecilerin himaye ve vesayetinde özgürleşme, İslam diyarının kurtuluş reçetesi olarak sunuluyor.
Öyle bir fikir ayazıdır ki bu, Washington-Tel Aviv mahreçli istiklal ajandası, Müslüman milletlerin değişim programı olarak selamlanıyor.
Batılıların baskısı veya teşvikiyle değişim doktrini, Müslüman halklara model olarak dayatılıyor.
İşte Suriye, bu çizelgenin dışında hareket ettiği için ıssızlığın ortasında katledilmek isteniyor.
Suriye, tıpkı İran gibi “ne doğu ne batı” şiarının bugünkü dili olduğu için imha edilmek isteniyor.
Suriye’de akan kan, Kerbela’dan bu yana sızan açık yaranın kanıdır.
Tekfircilerin temsil ettiği saraya ilişik dindarlık, Ehl-i Beyt’e reva görülen zulümlere hep göz yumdu. Bugün de öyledir: Ehl-i Beyt’in muhiblerine ve tabilerine reva görülen zulümlere, saraylara ilişik dindarlık göz yumuyor.
Saraylardan uzak duran, hak ve hakikate âşık dindarlık ise İmam Şafi gibi haykırıyor: “Ehl-i Beyt’i sevmek rafızilikse insanlar ve cinler şahit olsun ki ben rafıziyim”
Yavuz Selim’in İslam beldelerini fethinden ilham alan anlayış, yeni Kerb ve Belalar peşindedir.
İslam beldesini fetih bidatini yere göğe sığdıramayanlar, İslam diyarını çoraklaştırmak ve kuraklaştırmak niyetindedir.
Şia’dan, Alevilerden, farklı inanç ve hayat tarzlarından nefret eden tekfir ve nefret lejyonu İslam beldelerine pusu kurmuş.
Irak’ta canlandırdıkları vahşet sahnelerini İslam beldelerinin tümüne yayma emelindedirler.
Dostlarım, değerlerimiz altüst oldu.
Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı verilmiş şanlı mücadeleye burun kıvırıyorlar artık.
Amerikan bombardımanı eşliğinde iktidar değişikliğine ise övgüler düzüyorlar.
Zulüm, adaletin zıddı olarak görülmüyor; bedensel eziyetin anlamından ibaret hale geldi.
Suud saltanatı ve diğer sultanlar, 2006’da Hizbullah’a karşı İsrail’i desteklemişti.
Lübnan’ı yeni sömürgeciliğin kucağına armağan edebilmek için düzenlemedikleri komplo, icra etmedikleri desise, ateşlemedikleri fitne kalmadı.
Şimdi de, İsrail’in yayılmacılığına karşı büyük bedeller ödeyerek nöbet bekleyen İran ve Suriye’yi takatsiz bırakmak istiyorlar.
“İran yayılmacılığı” adıyla bir tehdit icat edip ona karşı Pax-Romana’nın nüfuzu altına giren saray dindarlığı, tekfir ve karalamayla Suriye’yi boğmaya çalışıyor.
Arap cahiliyesi, kabilelerden temsilciler toplayıp elbirliğiyle, işbirliğiyle Suriye’yi katletmeye koşuyor.
Onların düşmanlığı emperyalizme karşı çıkıp bu toprakları kendi kültür ve uygarlığına uygun biçimde abad etmeyedir.
Bağımsız her halk hareketine hasımdırlar.
Bu nedenle mesela Bahreyn devrimine de düşmanlar.
Bahreyn’de halk, eli kanlı diktatöre karşı hak ve özgürlük şiarıyla ayaklandığı ve hiç silah kullanmadığı halde Suud ve diğer sultanların oluşturduğu çete eliyle sokaklarda katlediliyor, camiler yakılıp yıkılıyor, Kur’an-ı Kerim’ler yırtılmış ve yakılmış halde yerlerde sürünüyor.
Bütün bunlar, tekfir ve karalama kampanyasının hazırladığı Bahreyn Kerbela’sında yaşanıyor.
Ve ne yazık ki Türkiye, elinin kanıyla Ankara’ya gelmiş Bahreyn sultanını el üstünde tutabildi, krallar gibi ağırlayıp misafir edebildi! Bu da yetmedi, Başbakan Erdoğan “Bahreyn’de karışıklık çıkaranlar var” dedi.
Ağzını açtığında bize ahlak, ilke, tutarlılık, zulme destek olmama tavsiyelerinde bulunan zat bu.
Suriye’nin direnişine, İran’ın azmine, Hizbullah’ın kararlılığına, Bahreyn devrimine minnettarız.
Bu iftihar örnekleri, İslam diyarında, batılıların himayesi ve vesayeti dışında da değişimin mümkün olabileceğini gösterdiler.
Said Nursi diyor ki: “Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz. Fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin, kılıçlarından gelen fayda bize lazım değil.”
Kapitalist demokrasilerin ve sömürgecilerin marifetiyle değişim, milli iradenin derdine düşmüş değildir.
Suriye ve İran, emperyalist güçlerin milli iradeye olan husumetini ifşa etmiştir.
Bu nedenle milli iradenin devrimlerini İran İslam devriminin ardına sıralıyoruz.
Yeni sömürgeciler ise Arap sokaklarındaki ümmi isyanları, küresel sisteme akredite ve entegre “Arap baharı”nın peşine takmaya uğraşıyor.
Mısır’da Tahrir devriminin, Arap baharından ayrıldığında başına neler geldiğini gördük.
Suud saltanatının Hicaz topraklarındaki sahih itiraza reva gördüğü zulmü de izliyoruz.
Suriye’de direnen sahih, katışıksız, şaibesiz ve lekesiz haysiyettir ki, sömürgecilerin alet edevatı olmuş sözde değişim cephesinin, orada kan banyosu yaşatmasına neden oluyor.
Suriye direnişi, yeni sömürgeciliğe boyun eğmeyen iradenin tecelligâhıdır.
Konuşmamı bitirirken, Suriye kurbangâhında şehid olmuş direnişçileri minnetle, saygıyla ve rahmetle anıyorum. Ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum.
Suriye direnişinin gazilerini hayranlıkla ve şükranla selamlıyorum.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.
