SHAFAQNA TÜRKİYE- On ikinci İmam’ın (a.s.) gaybetinden sonra, ümmetin rehberlik ve imameti kimin sorumluluğundadır? Ümmet üzerinde bir şahıs veya şahıslar velayete sahip midir? Eğer böyle bir velayet varsa, sınırları nedir?
Havza Haber Ajansı’nın bildirdiğine göre, “İdeal Topluma Doğru” başlığı altında derlenen Mehdeviyet konuları, İmam Zaman (a.s.) ile ilgili öğretileri yaymak amacıyla siz değerli okuyuculara sunulmaktadır.
Gaybet döneminin en önemli ve temel konularından biri, Müslümanların işlerinin velayeti ve idaresi meselesidir.
İslam’ın zuhuru ile birlikte ümmetin velayet ve liderliği meselesi gündeme gelmiştir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a.) ve ondan sonra Masum İmamlar (a.s.), İslam dininin şeriatını ve ilimlerini açıklamakla kalmamış; aynı zamanda ümmetin imamı, velisi ve lideri olmuşlardır. Yani tüm Müslümanlar, bireysel ve toplumsal konularda onlara itaat etmekle yükümlüydüler. Hiçbir Şii Müslüman bu hakikatte şüphe etmemektedir.
Soru şudur: On ikinci İmam’ın (a.s.) gaybetinden sonra, ümmetin liderliği ve imameti kimin sorumluluğundadır? Ümmet üzerinde bir şahsın veya şahısların velayeti var mıdır? Eğer varsa, kapsamı nedir?
Bu önemli soruya cevaben, uzun zamandır “velâyet-i fakih” konusu dile getirilmiştir.
Velâyet-i Fakih Kavramı
“Velayet” kelimesi “veli” kökünden gelir; aslında bir şeyin başka bir şeyin yanında bulunması anlamındadır1. Dolayısıyla dostluk, yardım ve takip gibi anlamlarda kullanılmıştır.
En sık kullanılan anlamlarından biri, bir başkasının işlerini üstlenme ve idare etme durumudur. Bu anlamda “veli”, diğerlerinin işlerini üstlenen onları yöneten kimsedir. İşte bu anlam “velâyet-i fakih”te murad edilen anlamdır.
“Fakih” kelimesi “fıkıh” kökünden gelir ve anlayış, bilgi demektir. Genellikle dini ilim için kullanılır2. “Fakih” ise İslamî hükümler ve ilimler konusunda tam bilgi sahibi olup derin ilmiyle Allah’ın hükümlerini Kur’an ve rivayetlerden anlayan kişidir.
Velâyet-i Fakih Teorisinin Geçmişi
Bazıları “velâyet-i fakih”in fıkıh ve İslam hukukunda hiçbir geçmişi olmayan, İmam Humeynî’nin (r.a.) siyasî düşüncesinden kaynaklanan yeni bir olgu olduğunu zannederler. Bu, hem “fıkıh” konusunda hem de Masumlar’ın (a.s.) sözleri konusunda bilgi eksikliğinden doğan büyük bir hatadır.
Velâyet-i fakih köklerini Masumlar’ın (a.s.) beyanlarında bulur. Onlar, dinî ve toplumsal zorunluluklardan ötürü fakihlere belirli velayet ve yetkiler tanımışlardır. Bu velayet, onların döneminden itibaren büyük İslam fakihlerinin görüşlerinde süreklilik kazanmıştır. İşte bazı örnekler:
Şeyh Müfid (v. 413 h.) şöyle buyurur: “Adil Sultan (yani Masum İmam a.s.) olmadığında, hak ehli adil fakihlerin, akıl ve fazilet sahibi kimselerin, adil sultanın üstlendiği sorumlulukları üstlenmeleri gerekir3.”
Muhakkik Kereki olarak tanınan Muhakkik Sânî (v. 940 h.) şöyle buyurur: “İnsanlar arasında hüküm vermek, hududları tatbik etmek ve ihtilaflı davalarda yargıda bulunmak ancak Hak Sultan’ın (Masum İmam a.s.) izniyle mümkündür. Bu gibi vazifeler, İmamlar’ın kendilerinin icra edemediği zamanlarda, hiç şüphesiz Şii fakihlere verilmiştir4.”
İmamiyye fakihleri şöyle ittifak etmişlerdir: Adil Şii fakih, fetva şartlarını taşıdığı sürece gaybet döneminde vekâleten İmamlar’ın (a.s.) yerine geçer ve onların yapabileceği tüm işlerde naiplik makamında olabilir.
Fâzıl Nerakî olarak bilinen Mollâ Ahmed Nerakî (v. 1244 h.) şöyle buyurur: “Peygamber (s.a.a.) ve İmam (a.s.) hangi velayet ve yetkilere sahipseler, fakih de aynı velayet ve yetkilere sahiptir; aksi yönde bir delil olmadıkça fark yoktur6.”
Ayetullah el-Uzma Gülpayganî (r.a.) şöyle buyurur: “Fakihlerin yetki sahası geneldir… Toplumun yönetimi ve başkanlığıyla ilgili işlerde tüm şartları taşıyan fakihin velayet sınırları, İmamlar’ın (a.s.) yetkileri gibidir; ancak delille hariç tutulan yerler müstesnadır7.”
Bunlar, asırlar boyunca Şii fakihlerin sözlerinden yalnızca birkaç örnektir. Yüzlerce açık örnek daha vardır ki, velâyet-i fakih meselesinin her zaman Şii âlimlerin düşünce ve sözlerinde yer aldığını ve genel olarak benimsendiğini göstermektedir.
Zamanın büyük fakihi İslam İnkılabı’nın büyük önderi İmam Humeynî (r.a.), zamanın gerekliliklerini çok iyi kavrayarak ve eşsiz bir basiretle, bu İslami ve dini teoriyi açıkça ortaya koydu ve İslami düzeni bu esas üzerine kurdu. Yani “velâyet‑i fakih” meselesini Müslümanların toplumsal alanında fiilen uygulamaya geçirdi ve onu gaybet döneminde en mükemmel dinî yönetim biçimi olarak tanıttı.
Alıntı: Negin-i Âferineş kitabı
—
1. Müfredât-i Râğıb, madde “Velî”.
2. Lisân ül-Arab, cilt 13, madde “Fıkıh”.
3. El‑Muknie, s. 675.
4. Nüket ün-Nihâye, cilt 2, s. 17.
5. Resâil, Muhakkik Kereki, cilt 1, s. 142.
6. Avâid ül‑Eyyâm, s. 187‑188.
7. El‑Hidâye ilâ men leh ül-Velâye, s. 46‑47.