Donald Trump İran’la Tırmanan Gerilim Sarmalından Çok Geç Olmadan Çıkmalı

SHAFAQNA TÜRKİYE – İran savaşında yaşanacak daha fazla tırmanış, ABD ve Orta Doğu için geri dönüşü olmayan bir noktaya işaret edebilir.

Orta Doğu, 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan bu yana en tehlikeli stratejik dönemeçlerden birine yaklaşıyor olabilir. İlk kez İran, ABD, İsrail ve bazı Körfez monarşileri aynı çatışmada doğrudan savaşan taraflar olmanın eşiğinde. Bu durum yalnızca bölgesel bir savaşı değil, aynı zamanda küresel bir ekonomik krizi de tetikleyebilir.

Başlangıçta ABD, İsrail ve İran arasındaki bir çatışma olarak görünen savaş, hızla gerçek anlamda bölgesel bir savaşa dönüşüyor. İran’ın Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan’daki ABD askeri tesislerine yönelik saldırıları, Körfez Arap ülkelerini İran’a karşı doğrudan askeri operasyonlara giderek daha fazla çekti.

Bununla birlikte Başkan Donald Trump’ın İran’ın petrol tesisleri, sivil altyapısı, elektrik şebekesi ve nükleer depolama tesislerinin de hedef listesine alınabileceğine yönelik uyarıları ve İsrail’in bu tür saldırılara yeniden katılma ihtimalinin yüksek olması, çatışmanın artık kimsenin kontrol edemeyeceği bir noktaya sürüklenmesi riskini ciddi biçimde artırdı.

Trump, geçen cumartesi günü İran’a yönelik “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük saldırı” olarak nitelendirdiği operasyonu, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin baskısı nedeniyle şimdilik iptal ettiğini açıkladı. Bu ülkeler, İran’ın misillemesinden endişe ediyor. Ancak Trump’ın bu kararını her an değiştirebileceği ihtimali göz ardı edilmemeli. Özellikle İsrail’in kendisini yeniden saldırıya yönlendirmeye çalışması nedeniyle bu ihtimal oldukça ciddi.

Mevcut çatışma artık İran, İsrail ve ABD arasındaki onlarca yıllık gölge savaşının yeni bir bölümü olmaktan çıktı. Çatışma, Basra Körfezi’ndeki neredeyse tüm büyük stratejik aktörlerin dahil olduğu bir mücadeleye dönüştü. Tehlike yalnızca çatışmaya dahil olan tarafların sayısının artmasından kaynaklanmıyor; farklı çatışma alanlarının birbirini beslemesi de riski büyütüyor.

Basra Körfezi, Kızıldeniz ve muhtemel olarak Irak ile Suriye’deki çatışmalar giderek tek bir stratejik sistemin parçaları haline geliyor. Bir bölgede yaşanacak tırmanış kısa sürede diğer alanlara sıçrayabilir. Körfez ülkeleri İran’a yönelik saldırı operasyonlarına aktif biçimde katıldığında ise İran’ın stratejik hesaplamalarında kaçınılmaz olarak meşru askeri hedeflere dönüşüyorlar.

Suudi Arabistan açısından durum özellikle kritik. Riyad, uzun süren bölgesel çatışmaların başta iddialı Vizyon 2030 planı olmak üzere ülkenin ekonomik dönüşüm hedeflerini tehdit ettiğini fark ettikten sonra son yıllarda Tahran’la gerilimi dikkatli biçimde azaltmaya çalıştı.

İran’ın Suudi Arabistan topraklarındaki ABD tesislerine yönelik saldırılarını sürdürmesi veya Washington’ın Riyad’dan askeri operasyonlara daha aktif katılım talep etmesi halinde bu projelerin sürdürülmesi giderek zorlaşacak. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Trump’ı İran’a yönelik planlanan büyük saldırıyı iptal etmeye ikna etmeye çalışmasının nedeni de buydu. Böyle bir saldırı, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin petrol üretimi ile deniz taşımacılığını tehdit ederek bölgesel bir savaşı derhal tetikleyebilir ve Riyad’ın kalkınma planlarını altüst edebilirdi.

Geçici ateşkese rağmen Trump yönetiminin İran’ın petrol üretimini, enerji ihracat terminallerini, köprülerini, elektrik altyapısını ve nükleer depolama tesislerini hedef almayı değerlendirdiği görülüyor. Bu, çatışmada niteliksel bir tırmanış anlamına gelir. Öncelikle askeri tesislere yönelik saldırıların aksine, bu tür hedefler İran’ın ekonomik ve yönetimsel dayanıklılığının temellerini vuracaktır.

Washington açısından bu saldırılar, İran’ın direnişinin maliyetini artırarak ABD’nin baskı gücünü yükseltebilir. Ancak aynı zamanda Tahran’ı kaybedecek fazla şeyi kalmadığına ikna etme riski taşıyor. Tarih, varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalan devletlerin askeri seçeneklerini azaltmak yerine genişletme eğiliminde olduğunu gösteriyor.

İran, ABD’nin konvansiyonel üstünlüğüne denk bir askeri güce sahip olmasa da ağır maliyetler yaratabilecek çok sayıda asimetrik araca sahip. Balistik füzeler, seyir füzeleri, insansız hava araçları, siber operasyonlar ve vekil güçler Tahran’a misilleme için çok sayıda seçenek sunuyor. Daha da önemlisi İran, küresel enerji sistemini ciddi biçimde tehdit etme kapasitesini koruyor.

Hürmüz Boğazı, dünyanın en önemli deniz taşımacılığı ve enerji geçiş noktası olmayı sürdürüyor. Uluslararası ticareti yapılan petrolün yaklaşık beşte biri bu dar su yolundan geçiyor. Buradaki geçici bir kesinti bile küresel enerji piyasalarında anında dalgalanmaya yol açabilir. Sigorta primleri yükselir, taşımacılık maliyetleri hızla artar ve belirsizliğin kendisi ekonomik bir silaha dönüşür.

İran, rejiminin varlığının tehdit altında olduğuna inandığı durumlarda deniz trafiğini aksatma konusunda hem kapasiteye hem de bunu gerçekleştirme iradesine sahip olduğunu defalarca gösterdi.

Ancak mevcut krizi benzersiz derecede tehlikeli kılan unsur, tehdit altındaki tek stratejik geçiş noktasının Hürmüz Boğazı olmaması. Suudi Arabistan ile İran destekli Husiler arasındaki Yemen merkezli gerilimin yeniden tırmanması, Babülmendep Boğazı’nın da fiilen kapanması ihtimalini ortaya çıkarıyor.

Husiler, yıllar içinde füze, insansız hava aracı ve deniz gücü kapasitelerini önemli ölçüde geliştirdi. Kızıldeniz’deki ticari gemileri hedef alma ve Suudi Arabistan gibi düşman olarak gördükleri ülkelerle bağlantılı gemileri tehdit etme konusunda da yeteneklerini kanıtladılar.

Hürmüz Boğazı ve Babülmendep üzerinden deniz taşımacılığının aynı anda kesintiye uğraması halinde sonuçlar Orta Doğu’nun çok ötesine geçer. Bu iki su yolu, Hint Okyanusu’nu ve dolayısıyla Asya ile Afrika’yı Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz üzerinden Avrupa ve Amerika pazarlarına bağlıyor.

İki güzergâhın aynı anda devre dışı kalması, gemilerin Ümit Burnu çevresinden büyük ölçekte yönlendirilmesini gerektirir. Bu durum taşıma sürelerini, nakliye maliyetlerini ve sigorta primlerini ciddi biçimde artırırken nihayetinde dünya genelinde tüketici fiyatlarının yükselmesine neden olur.

Ortaya çıkacak enerji şoku, geçmişteki petrol krizleriyle boy ölçüşebilir, hatta onları aşabilir. ABD 1970’li yıllara kıyasla Körfez petrolüne daha az bağımlı hale gelmiş olsa da küresel petrol fiyatları uluslararası piyasalarda belirleniyor. Bu nedenle Amerikalı tüketiciler daha yüksek benzin fiyatları, artan ulaşım maliyetleri, yeniden yükselen enflasyon baskısı ve daha yavaş ekonomik büyümeyle karşı karşıya kalabilir.

Yüksek enerji maliyetleriyle zaten mücadele eden Avrupa da ek ekonomik baskı altında kalırken, gelişmekte olan birçok ülke ciddi ödemeler dengesi krizleri yaşayabilir.

Jeopolitik sonuçlar da aynı derecede büyük olacaktır. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore, Körfez’den kesintisiz enerji tedarikine büyük ölçüde bağımlı. Uzun süreli bir deniz taşımacılığı krizi, Asya ekonomileri üzerinde büyük baskı oluştururken hükümetleri güvenlik ilişkilerini ve enerji çeşitlendirme stratejilerini yeniden değerlendirmeye zorlayabilir.

İronik biçimde, başlangıçta İran’ı zayıflatmayı amaçlayan bir çatışma, Avrasya genelinde stratejik yeniden yapılanmaları hızlandırabilir.

İsrail’in rolü ise tırmanma dinamiğini daha da karmaşık hale getiriyor. İsrailli liderler uzun süredir İran’ın askeri ve nükleer altyapısının tamamen zayıflatılması gerektiğini ve Tahran’ın bir daha toparlanamayacak hale getirilmesini savunuyor.

Washington’ın hedef listesini genişletmesi halinde İsrail bunu İran’ın özellikle nükleer ve balistik füze kapasitesine yönelik kendi operasyonlarını yoğunlaştırmak için bir fırsat olarak görebilir. Tahran da buna karşılık yalnızca İsrail’e değil, ABD’nin bölgedeki ortaklarına ve muhtemelen daha geniş ölçekte Batılı çıkarlara yönelik füze saldırılarını artırabilir.

Tehlike, tek bir askeri eylemden ziyade kümülatif tırmanışta yatıyor. Bu nedenle Washington’ın kendisine sorması gereken soru, çatışmayı genişletmenin daha geniş Amerikan çıkarlarına hizmet edip etmediğidir.

ABD kuşkusuz ezici bir askeri üstünlüğe sahip. Ancak daha önemli soru, ilave askeri başarıların mutlaka daha fazla stratejik istikrar sağlayıp sağlamayacağıdır.

ABD’nin Irak, Afganistan ve Libya’daki müdahaleleri, geçici askeri zaferlerin çoğu zaman uzun süreli siyasi istikrarsızlığa yol açtığını gösteriyor. İran ise bu örneklerin tamamından daha büyük, daha kalabalık ve stratejik açıdan daha önemli bir ülke. Ayrıca gelişmiş yerli askeri kapasitelere, geniş bölgesel vekil ağlarına ve uzun süreli dış baskılara uyum sağlama konusunda ciddi deneyime sahip.

Bu nedenle ABD’nin öncelikli amacı, azami askeri hedeflerin peşinden gitmek yerine bölgesel tırmanışı önlemek olmalı. Bunun için güvenilir caydırıcılığın korunması ve aynı zamanda diplomatik çıkış yollarının açık tutulması gerekiyor.

Körfez müttefiklerinin de ekonomik sonuçlarını büyük ölçüde kendilerinin üstleneceği, açık uçlu bir bölgesel savaşın tam anlamıyla tarafı olmaktan kaçınmak için güçlü nedenleri bulunuyor.

Ortadaki ironik durum şu: Washington caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi, İran ise dayanıklılığını göstermeyi amaçlıyor. Ancak her iki taraf da bunun yerine hiçbirinin tam olarak kontrol edemeyeceği bir sonucu ortaya çıkarabilir: Dünyanın en önemli iki enerji damarını kapatan, küresel ekonomiyi resesyona sürükleyen ve Orta Doğu’daki bir çatışmayı uluslararası bir krize dönüştüren bölgesel bir savaş.

Savaşlar çoğu zaman sınırlı tırmanış hesaplarıyla ve karşı tarafın sonunda geri adım atacağı varsayımıyla başlar. Ancak çoğu zaman taraflardan her biri kendi itibarının veya varlığının tehlikede olduğuna inandığı için genişler.

Bugün Körfez bu eşiğe tehlikeli biçimde yaklaşıyor. Bu nedenle en büyük tehlike, bölgesel güç dengesini geri döndürülemez biçimde değiştirecek ve etkileri yıllarca hissedilecek küresel bir ekonomik krizi tetikleyecek bir çatışmadır.

THE NATIONAL INTEREST

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş